Belki'de hiç dokunamamak'tır ölümsüz sevda,hiç koklayamamak, hasretinden yanıp kavrulmak'tır,belki'de hiç kavuşmamaktır, özlemiyle tutuşup şiirlerde yaşamaktır, kim bilebilir'ki. Bir bakıştır belkide,bir söz,bir damla göz yaşı,bir iç çekiştir, tarifi varmı'ki rengi olmaz elle tutulmaz,gönülde yeşerir,filizlenir ve sığmaz bedene,asla sığmaz. Zamanı ve yeri olmaz,bazen bir gölge gibi esmer,bazen bir kar suyu kadar duru ve berrak olur yüreğe akışı,bazen bir çift göze hasretle büyütürsün içinde,bazen dokunamadan yeşertirsin gönül bahçende, belki bir sazın telinde, belkide buğulu bir sesin ötesinde,kim bilebilir'ki sevdanın nereden geleceğini,ne alınır nede satılır,önemli olan ruhunun diyer yarısını bulmak değilmidir, ama çok'ça emek,zahmet vede sabır ister. Seni seviyorum diyebilmek çok ağır bir sözdür,her önüne gelene söyleyemezsin,yakar dilini ,yakar dudaklarını,kavrulursun ezilirsin altında, bazen yıllar sürer bu güzel bir çift sözü söyleyebilmen için, çılgın ırmaklar gibi çağlarken yüreğin,sevdanı avuçlarında demlemelisin boğulacaksan yorulacaksan vede sözünden cayacaksan mahcup olmanın ne anlamı varki. Kolaymı ölümsüz bir sevdayı kucağında taşımak,göğüs germek tüm hükümlere ve hala inadına sevmek,yürek işidir bu,öyle gömlek gibi her bedene giydiremezsin, sonra çıkarıp çıkarıp değiştiremezsin, taşımak istediğin kadar taşıyıp sonra orta yere seremezsin,yalan sevdalar o kadar çok'ki taşıyabileceği kadar konuşmalı insan,keşke başka bir adı olsaydı böylesi aşkların,heves deseydik,macera deseydik,merak deseydik'de ferhat ile şirine, haksızlık etmeseydik.
Hayat bazen yaşam kontrolünü alır elimizden,dalgalı denizde küreksiz bir sandalda hisseder insan kendini,yer gök simsiyah görünür gözlerine,bıçağın keskin yüzünde çıplak ayakla yürümek gibi bir şey bu,için hep acır ama bir damla bile kan akmaz bedeninden,yarım kalan düşlerini , söyleyemediğin sözlerini düşünürsün,kimseyi rahatsız etmeden, kimseye sıkıntı vermeden tüm gönül sızılarınla birlikte onca yaşanmışlığı arkanda bırakıp sessizce gitmeyi düşünürsün, bir veda bile edemeden.
Oysa direnmek değilmiydi yaşamak, toprak gibi çiğnendikçe sertleşmek değilmiydi, hayata karşı diklenişlerimiz, mücadelemiz kavgamız sevgiye dostluğa ve özgürlüğe değilmiydi.
Bir an umutlarını yitiriyor insan,hayat ormanında'ki çınarların birer birer devrildiğini görmek karamsarlığa çeviriyor gözleri, hafızanız gölgeleniyor,uğruna mücadele verdiğiniz sevginin dostluğun yüceliğini ve gücünü unutuyorsunuz.
Sevgili dostlarım,öyle bir yağmur yağdırdınız'ki sevgilerinizle,tüm kuruyan dallarım filizlendi,umutlarım çiçek açtı yeniden, dünyanın en kuvvetli ilacını, sevgiyi zikrettiniz yüreğime,bu mübarek günlerde dualarınızın nuruyla aydınlandı karanlığım.
Sevgili dostlarım yorumlarınızı okudum,sözlerinizin arkasındaki yüreğinizi gördüm ve onu yüreğimin baş köşesine koydum,ruhumu ısıttım sevginizle, şimdi daha sıkı tutacağım hayatın ve yaşamın ipini, yeneceğim bu çağın illetini.
Her birinize canı gönülden teşekkürler ediyorum,insanlığınız,dostluğunuz ve tertemiz sevgileriniz için, Allah hepinizden razı olsun, sağlıklı ve huzurlu bir yaşam diliyorum cümlemize...
Saygılar sevgiler.Artık evdeyim ve dahada iyiyim...
Üç defa çalarlardı ellerindeki çanı,arkasından tiz bir sesle yoğurtçuuuu diyerek geldiklerini mahalleye heber verirlerdi,aslında bilirdi herkez onların geliş saatini eline tabağını tenceresini alan kapıya çıkardı,içimizden biriydiler, nerde para pul akıl defterine yazılırdı alınanlar. Tertemizdi,içinde şimdi'ki gibi bilmediğimiz katkı maddeleri yoktu,hile hurda hiç yoktu,alın teri ve saf sütten çalınırdı geniş tepsilere yoğurtlar,ağaç askının iki kefesinde kilo ile satılırdı canım yoğurt.
Hallaçlar,pamuk ve yün gibisi varmı,sağlıklı sıhhatli kışın o soğuk gecelerinde içine gömüldüğümüz yatağımız yorganımız,zaman içinde sertleşir ve topaklaşırdı,yaz günleri hallaçlar bunları kabartmak için omuzlarına astıkları yay ve tokmakla bağırırlardı"Hallaççı" diyerek,evlerin bahçelerinde sökülürdü yatak yorgan,hallaççı girişirdi tokmağıyla yayına pamuk dede gibi olsada kendisi,köpük köpük olurdu yatağımız yorganımız,o gecenin uykusunu anlatmaya gerek var'mı.
Ya şipşakçılar,arzuhalciler ikisi bir birinden ayrılamazlardı,her konu hakkında bilgileri olurdu her konuda dilekçe,istida yazar hazırlar verirlerdi,hükümet binalarının köşeleri veya adliyesaraylarının yan duvarlarıydı meskenleri.
Kaderciler,belkide yaşı müsayit olanlarımızın bir çoğu kaderci amcadan niyet falına baktırmıştır sevimli tavşanın çektiği,şimdilerde ne mümkün,onlarda yenildi teknolojiye.
Kalaycılar,eski mutfaklarımızın,tel dolaplarımızın ışıltıları,ne güzel olurdu onlar çalışırken seyretmesi,serptikleri tozun çıkan dumanında bir hoş olurdu içimiz,sihirbaz gibiydiler,bir anda simsiyah yanmış tencerelerimiz ışıl ışıl olurdu.
Zerzevatçı dedeler,fındık fıstık,kırık leblebi,keçi boynuzu ve dut kurusu,çocukluğumuzda dört gözle beklediğimiz dede,paramız yoksa eski ayakkabı,gömlek vesaire ne olursa bir avuç bir şeyler alırdık.
Rengarenk macunlar tahta çubuk ucuna sarılırdı,esanscı amca,helvacı hep mahallemizin renkleriydiler, Soğuk kış gecelerinde bozacılar,beyaz yakalı kapkara okul önlüklerimiz maziye gömülen daha nice deyerlerimiz gibi tek tek yok oldular. Mutlumuyduk? Evet hemde çok mutluyduk,altı pençe yapılmışta olsa o ayakkabılar bizimdi okulda istiklal marşı söylendiği zaman bütün cadede'ki araçlar dururdu,bütün insanlar esas duruşta beklerdi,bir komşunun feryadını her kez duyar ve koşardı,kimse komşusunun adını beş numaradaki teyze on numaradaki amca diye anmazdı, bundan güzel mutluluk olurmu...
"işte, bu da benim hikayem. Doğumum, ölumum ve ikisi arasındaki her şey. Onca hikaye arasında bir hikaye daha, sessizliğe çarpıp duran... Onca sayfa içinde bir sayfa, çabucak okunan, çevrilir çevrilmez unutulan. Belki bir virgül yalnızca, iki uzun cümlenin, dünle bugünün arasında...
" Agaclar; "dimdik dururuz ayakta, yan yana ,güçlu, birbirimize bakmadan , dokunmadan. Beraberce aynı uyumlu dansı tekrarlarız sürekli. Toprağın uzantısıyızdır gökyüzüne, güneşin uzak çocukları , gün ışığının sahipleri. Zamanı ilgisiz seyrederiz . Oysa biz de biliriz unutuluşu; rüzgarı, çürümeyi , düşen bir yaprağın acısını hissedebildiğimiz icin, bir kuşu , bir bulutu sevebildigimiz için gidenler çoğu zaman dönmedikleri için. Gün gelip de teker teker yıkılacağımızı , dansın ise hep sureceğini biliriz.
" Metinler Aslı Erdogan’ın Hayatın Sessizliginde ve Mucize Mandarin adlı kitaplarından alıntıdır. Resim, Hypnoz (imeem)
Yaşlı kadın yatağından kalktı. Sabah ezanının insan ruhuna huzur veren sesi oda içinde yankılanıyordu. 88 yaşından beklenmeyecek bir çeviklikle pencereye doğru yöneldi. Pencereyi açması ile birlikte odaya ezan sesi ile birlikte baharın güzel kokusu ve kuş cıvıltıları doluştu. Penceresinden gözüken Kurtuluş Parkına bakarak yaşlı ciğerlerine sabahın ılık esintisi ile doldurdu. Abdestini aldı, sabah namazını kıldı. Mutfağa yöneldi. Çayla birlikte bir iki lokma bir şeyler atıştırdı. Oturma odasına yöneldi. Eski bir fiskos masasının yanındaki koltuğuna ilişti. Masanın üstü çerçeveler ile doluydu. Bir tanesine uzandı, camının üzerinde titreyen parmaklarını dolaştırdı. Çerçevenin içindeki fotoğrafta İstiklal madalyalı kara yağız bir adamla, makyajsız olmasına rağmen güzelliği göz alan bir kadın birbirlerine bakarak gülümsüyorlardı. Yaşlı kadın 'Günaydın Anne, Günaydın Baba' dedi. Usulca yerine koyduğu çerçeveye bir bakış daha attıktan sonra başka bir çerçeveyi eline aldı. Bu siyah beyaz fotoğrafta da subay üniformalı bir adamla bir gelin yan yana duruyorlardı. Yaşlı kadın çerçeveyi titreyen dudaklarla öptü. 'Günaydın Kocacığım' dedi. Kadın bu çerçeveyi de bıraktıktan sonra üçüncü ve son çerçeveye uzandı. Artık gözlerinden yaş damlıyordu. Fotoğraftaki biri erkek diğeri kız çocuklara bakıp 'Günaydın Evlatlarım' dedi. Tüm çerçevelere kısaca göz atıp 'Sizleri, hepinizi çok özledim' dedi. Gözlerinde biriken yaşları sildi. Artık ağlamak için bile yaşlı hissediyordu kendini. Ağır ağır doğrulduğu koltuğundan eski telefonuna doğru yöneldi. Ağır ağır numaraları çevirdi. Karşısına çıkan adama 'Bir taksi istiyorum' dedi ve adresi verdi. Kapısını kilitleyip, apartman merdivenlerine yöneldi. Yıllarca çekmediği zorluk kalmamıştı ama şimdi bu merdivenler hayatının en büyük engeli olmuştu. Ağır ve dikkatli bir biçimde iniyordu. Sabırsızlanan taksi şoförünün çaldığı korna sokağı inletiyordu. 'Patlama be adam' dedi. Nihayet taksiye binebildi. 'Teyze hoş geldin' dedi 25-30 yaşlarındaki şoför. 'Nereye gidiyoruz?' Kadın kısa bir sessizliğin sonunda 'Tüm bir gün beni taşırmısın?' diye sordu. 'Sana 500 lira veririm.' Adam küçümser bir gülümseme ile, 'Mal sahibi benden her gün 500 lira istiyor teyze' dedi. Kadın gülümsedi 'O zaman sana 650 lira vereceğim ne dersin?' 'Kurtarmaz ama senin güzel hatırını kırmayayım. İlk önce nereye gideceğiz?' 'Anıtkabir'e' 'Anıtkabir'e mi? 'Evet' 'Tamam teyzeciğim' 'Yaş kaç teyzeciğim?' 'Seksen sekiz' 'Maşallah Allah uzun ömür versin teyzeciğim' 'Allah sağlıklı mutlu ömür versin oğlum' 'Haklısın teyzecim' Taksi Anıtkabir'in kapısına gelmişti. Şoför 'Teyzeciğim geldik' dedi. Dalgın görünen kadın 'Evladım burada yardımına ihtiyacım var' dedi. 'Benimle gel' Adam şaşırmıştı. 'Tabii teyze' dedi. Kuşkulu gözlerle 'Bizi buraya alırlar mı?' diye sordu. O ana kadar dalgın ve yorgun görünen kadın, bir anda irkildi. Gözlerinden ateş fışkırarak 'Ne demek almamak? Sen daha önce hiç gelmedin mi buraya?' dedi 'Hayır' 'Kaç yıldır Ankara'da yaşıyorsun?' 'Ben Ankaralıyım teyze. Doğma büyüme' 'Ee o zaman' 'Ne bileyim bir kez okulla gelmiştik bayramda. Bayram olmayınca burası kapalı sanıyordum ben' Kadın sinirli bir şekilde kafa salladı. Şoför utanmıştı. Mozoleye çıkan mermer merdivenlere kadar konuşmadılar. Merdivenlere geldiklerinde Şoför kuşkulu bir şekilde 'Nasıl çıkacaksın Teyze?' diye sordu. 'Her ay nasıl çıkıyorsam öyle' 'Her ay geliyormusun?' 'Evet' Uzun bir uğraşla merdivenleri çıktılar. Mozoleye doğru ağır ağır ilerlediler. İçerisi çok serindi. Şoför büyük bir azimle yürümeye çalışan kadının koluna girmişti. Kadının nefes alışları sıklaşmıştı. Nihayet mozolenin önüne geldiler. Kadın şoförün kolundan ani bir hareketle kurtuldu. Çantasını açtı. Tek bir karanfil çıkardı. Mozoleye doğru ilerledi. Çiçeği mozoleye koydu. Şoför şaşkınlıkla olayı seyrederken kadının ağzından şu sözlerin döküldüğünü fark etti. 'Hayatım boyunca sana verdiğim sözü tutmak için çalıştım' Ağır ağır geriye çekilen kadın ellerini açıp Fatiha okumaya başladı. Şoför kısa bir şaşkınlığın ardından ona katıldı. Kadın bir anlık suskunluktan sonra 'Hadi gidelim' dedi. Geldiklerinden çok daha ağır bir şekilde arabaya döndüler. Şoför kadının durumundan endişelenmeye başlamıştı. 'Yoruldun mu Teyze' dedi. Kadın sustu. Bir süre suskunluktan sonra 'Evet hem de çok yoruldum' diye cevapladı. 'Nereye gidiyoruz?' 'Bankaya' Şoför arabasındaki kadının herhangi biri olmadığını anlamıştı. Bu yaşlı kadının Atatürk'e verdiği söz ne olabilirdi? En sonunda dayanamadı. 'Teyzeciğim bir şey sorabilirmiyim?' 'Sor bakalım evladım' 'Anıtkabir'de Atatürk'e bir söz verdiğinizi söylemiştiniz. O söz nedir?' 'Uzun hikaye evladım' 'Olsun be teyze anlat ne olur' 'Ben lisedeyken bizim okulumuza gelmişti Atatürk. Beni de ona çiçek vermek için seçmişlerdi. Çiçeği verdiğimde bana ismimi sordu. Bende 'Adalet' dedim. Bunun üzerine 'Ne güzel ismin varmış' dedi. 'Okulu bitirince ne olacaksın' dedi bana. Hemşire dedim. Oda 'Güzel meslek ama bence sen Hakim ol ismine çok yakışır' dedi. Ben kadından hakim olmaz ki dedim. Kaşlarını çattı, 'Sen istedikten sonra olur. Senden söz istiyorum hakim olacaksın' dedi .' 'Sen ne dedin peki?' 'Mustafa Kemal emretmiş ne denir? Söz verdim.' 'Peki olabildin mi Adalet Teyze?' 'Evet ben Cumhuriyetin ilk kadın hakimlerindenim.' 'Vay be. Sende ne hikaye varmış Adalet Teyze' 'Herkesin bir hikayesi vardır evladım. Herkesin hikayesi de kendine göre değerlidir. Eğer insanların hikayelerini bilip anlayabilirsen insanlara daha anlayışlı davranabilirsin' 'Haklısın Adalet Teyze. Bu bankamı gelmek istediğin' 'Evet' 'Yardım edeyim mi? Bende geleyim mi?' 'Hayır. Sen burada bekle lütfen.Bu arada adın neydi evladım' 'Osman teyzeciğim' 'Tamam Osman. Beni 45 dakika kadar sonra buradan al olur mu?' 'Tamam teyzeciğim' Adalet hanım bankadan içeri girdi. Osman öğlen saatinin geldiğini fark edip yemeğe gitti. Yemek boyunca Adalet hanımı düşündü. 'Kim bilir neler yaşamış, neler görmüştür' diye düşündü. Tam vaktinde bankanın önündeydi. Adalet hanım 15 dakikalık gecikme ile geldi. 'Hoş geldin Hakim Teyze' 'Çok uzun zamandır bana Hakim denmemişti.' 'Hoşuna gitmediyse söylemeyeyim?' 'Yok aksine hoşuma gitti. Sağol' 'Nereye gidiyoruz?' 'Seyranbağlarına' 'Tabii' 'Hakim Teyze çok yer gezmişsindir sen' 'Tüm Anadolu'yu karış karış gezdik rahmetli kocamla' 'Ne iş yapardı amca?' 'Subaydı.' 'Ne zaman vefat etti?' '1952′de' 'Çok olmuş.Gençmiş' 'Kore savaşında şehit oldu.' 'Allah rahmet eylesin Hakim teyze' 'Sağol' 'Seyranbağları'na geldik nereye gideceğiz?' 'Sağa sap. İkinci binanın önünde dur.' 'Tamam.Buyur Hakim Teyze.Geleyim mi ben' 'Yok bekle burada' Osman beklemeye başladı. Bir ara merak etti. Binanın uzaktan görünen levhasına baktı. 'Seyranbağları Kız Yetiştirme Yurdu' yazısını okudu. Anlam veremedi. 'Bu kadın burada ne yapar ki?' diye düşündü. Yarım saat sonra Adalet hanım göründü. Yanında orta yaşlı kibar bir hanım vardı. Adalet hanımı arabaya ağır ağır bindirdi. Kadın 'Adalet Hanım size ne kadar teşekkür etsek azdır. Her zaman yanımızdasınız. Kızlarda sizi çok seviyor. Ne olur arayı çok uzatmayın. Yine gelin' dedi. Adalet hanım, buğulu gözlerle 'İnşallah. Kızlara selamımı söyleyin. Bende onları çok seviyorum. Onlara iyi bakın' dedi. Araba hareket etti. 'Nereye Hakim Teyze?' 'Hemen iki sokak öteye' Osman iki sokak ötede bu sefer başka bir binanın önüne park etti. Bu binada da 'Ankara Seyranbağları Huzurevi' yazıyordu. 'Bekle beni' 'Tabii Hakim Teyze' Yine 1 saate yakın bir bekleyişin sonunda bu sefer etrafında bir çok yaşlı kadın ve adamla çıkageldi Adalet Hanım. Sarılıp öpüştükten sonra oradan ayrıldılar. Osman dikiz aynasından Adalet Hanım'ın gözlerinden akan yaşları fark etti. 'İyi misin Hakim Teyze' 'İyiyim Osman. Eski dostları görünce insan bir hoş oluyor' 'Nereye gidiyoruz?' 'Cebeci Asri Mezarlığına' 'Tamam' 'Teyze nerelisin sen?' 'Aydın Sökeliyim. Babam orada pamuk ekerdi. Annem ev hanımıydı. Sonra Kurtuluş Savaşı oldu. Babam savaşa gitti. Söke işgal oldu. Biz dağlara kaçtık annemle. Saklandık dağ köylerinde. Savaş bitince Söke'ye döndük. Allah'a Şükür Babam'da sağ salim döndü savaştan.' 'Sonra ne oldu?' 'Liseye Aydın'a gönderdi babam. Orada Atatürk'le karşılaştım. Sözümü tutmak için İstanbul'a gittim. Hukuk fakültesine girdim. Orada rahmetli eşimle karşılaştım. O Harbiye'de okuyordu o zaman. Mezun olunca evlendik..' 'Çocuğunuz var mı?' 'Bir kızım bir oğlum vardı.' 'Neredeler şimdi?' 'Oğlum dışişlerinde çalışıyordu.' 'Ne güzel' '1978′de Fransa'da Ermeniler öldürdüler.' 'Üzüldüm Hakim Teyze. Başın sağ olsun. O da babası gibi şehit oldu yani' 'Evet. Şehit babanın şehit oğlu. Allah kimseye evlat acısı vermesin.' 'Amin. Ya kızın?' 'O eşi ve çocukları ile İzmit'te yaşıyordu. Öğretmendi. 1999′da depremde hepsi vefat ettiler.' 'Allah rahmet eylesin.Boş boğazlığımla üzdüm seni Hakim Teyze kusura bakma' 'Sanki sormasan aklımdan çıkıyorlar mı evladım.Sen üzülme sağol' 'Geldik Teyze' 'Tamam evladım. Al işte paran artık gidebilirsin.' 'Hakim teyze buradan nasıl döneceksin? Ben seni bekleyeyim eve bırakayım.' 'Yok beni alacaklar buradan' 'Hakim Teyze bu para fazla. Kusura bakma ben sana yalan söyledim. Taksinin sahibi benden 350 lira bekliyor. Affet beni. 350 'yi ona veririm. Gerisi kalsın. Bende para istemem. Bugün senden aldığım hayat dersinin parasal karşılığı yok zaten.' 'Çocukların var mı?' 'İki tane ellerinden öperler.' Taksinin güneşliğinden çocuklarının resimlerini çıkarıp gösterdi. 'Adları nedir?' 'Kemal ve Ayşe' 'Oğlumun adı da Kemaldi.' Sessizliğin ardından Osman'ın elindeki parayı ittirdi Adalet Hanım.. 'Onlara bir şeyler al benim için. Onları okut. Ama yalansız, dolansız, çok çalışarak helal lokma ile büyüt ve okut. Atatürk'ün bana yaptığı gibi içlerindeki gücü fark etmelerini sağla. Bir de vatanını, milletini sevmelerini öğütle onlara.' Osman Adalet Hanımın ellerine sarılıp öptü. Ona iyi evlatlar yetiştireceğine söz verdi. Adalet hanım mezarlığın kapısından ağır ağır içeri girerken; Osman yaşlı gözlerle onu izliyordu. Hayatının en büyük dersini kendisi küçücük, yüreği yaşadığı acılara rağmen kocaman ve güçlü bu yaşlı kadından almıştı. Osman arabasını mal sahibine götürmeye karar verdi. Bu gün daha fazla çalışamazdı. Ertesi gün Ankara'da garip bir yağmur yağıyordu. Sanki gök delinmişti. Osman taksiyi mal sahibinden almış, durağa gelmişti. Çay ocağının yanında duran gazeteyi aldı. İlk sayfadaki haberlere göz gezdirdi. Siyaset doluydu gazete. Hiç anlamazdı. Sıkılıp adli olayların yer aldığı üçüncü sayfayı açtı. Taksiciler arkadaşları ile ilgili kötü haberleri genellikle oradan alırlardı. Göz gezdirirken bir haber dikkatini çekti. 'Dün gece geç saatlerde Cebeci Asri mezarlığında bulunan cesedin Cumhuriyet tarihinin ilk Kadın Hakimlerinden Adalet YILMAZ'a ait olduğu belirlendi. Adalet YILMAZ'ın bulunduğu yerdeki mezarların eşine ve oğluna ait olduğu belirlendi. YILMAZ vefat ettiği gün bankadaki tüm parasını çektiği, bu parayı ikiye bölerek Seyranbağları'ndaki bir kız yetiştirme yurdu ile bir huzurevine bağışladığı belirlendi. Polis, Adalet YILMAZ'ın mezarlığa ölmek için gittiğini düşünüyor.' Osman bir anda sarsıldı. Gözyaşlarına engel olamıyordu. Taksici arkadaşları hiçbir şey anlamadılar. Bir daha da hiç anlatmadı Osman bu yaşadıklarını. Herkesin tek bildiği Osman'ın bardaktan boşanırcasına yağan yağmur altında 'Gökler bile sana ağlıyor' diyerek ağladığı…
NOT: Bu Öyküyü gönderen değerli dostumuz Sayın Nuriye ÖZDİNÇER hanımefendiye teşekkürler ederiz...
Bir gün daha bitti.. Ufukta yeni batan güneşin büyüleyici kızıllığı duruyor hala. Ve ay güneşin görevini devralmak için bekliyor,yıldızlar da aya eşlik etmek için... Bir gün daha bitti. Geçmişin ağır yükü omuzlarımızda,dostlukların,sevdaların yıprattığı yüreklerimiz artık bitap düşmüş. Yeni sevdalara kapı aralamak istemiyor. İki büklüm olmuşuz menfaatler karşısında,hayattan zevk almayı unutmuşuz gündelik telaşlar denizinde kaybolurken.. Birine nasıl ihanet edebileceğimizi,en vefasız insan olmak için neler yapılacağını,sürekli somurtmayı,dostlukları ,sevdaları çöpe atmayı bazen, bazen de çıkar ilişkileri çerçevesinde yaşamayı en saf duygularımızı bile, kazık atmayı sözde çok sevdiklerimize,nefreti , kini çok iyi öğrenmişiz. Tecrübemiz büyük bu konularda.Lakin henüz öğrenememişiz; Sevdaların,dostlukların yüceliğini,hayattan zevk alabilmenin tek yolunun sevgiden geçtiğini,telaşları bir kenara bırakıp içimizden geldiğince yaşamamız gerektiğini, kimsenin başaramadığını,başarıp vefalı olmayı,yürekten sevmeyi,içten gülümsemeyi.. Ne de çok şey öğrenememişiz!!! Daha doğrusu öğrenmek istememişiz galiba. Ne kadar güzellik varsa çevremizde elimizden geldiğince uzak tarihlere ertelemişiz bunları yaşama zevkini tatmayı. Sevdiklerimize SENİ SEVİYORUM dememişiz tereddütsüz,sarılamamışız sıkı sıkıya. Belki yolda gördüğümüz sıradan birine , belki en yakınımızdakine yürekten gülememişiz İyilik etmemişiz acaba döner mi tekrar bana demeden. Affedememişiz en küçük hataları ,candostları silmişiz belki de kocaman hiçler uğruna. Bir gün daha bitti. Ve belki hayattaki son günlerimiz kaybolup gidiyor sezdirmeden bizlere... Yapamadıklarımız için , içimizdeki keşkeler için ek süre tanınmayacak hiç birimize. İyisi mi daha geç olmadan bir yerlerinden tutmalı hayatın,güneşin güzelliğini farketmeli,yıldızlara sevdalar yükleyip sahiplerine ulaştırmalı,SENİ SEVİYORUMMMM demeli,affetmeli herkesi,dostluğun değerini bilmeli... Bir gün daha kaymadan yüreğimizin ömründen ’’keşkeleri iyiliklere çevirmeli''Son gündür belki de diyip bir günü de dolu dolu eskitmeli.... Asla farkına varamıyoruz ama yarın geriye kalan ömrümüzün ilk günü.. Dün CANIM olan , Yarın DÜŞMANIM olamaz benim. "Yaşananların hatırı" hep saklı kalır.. Hatırları hep sorulur, Selamları hep alınır... SİLDİKLERİM vardır birde; Onlar YANLIŞLARIM ve PİŞMANLIKLARIMDIR.(Olsunnnn) Vicdanla birlikte, şeref ararım ben SEVDİKLERİMDE... Her zaman dogru degildir elbet SEÇİMLERİM, zaman gelir ; Vicdansızları da severim,seven yüreğimle belki vicdana gelir diye!!
Keşke herşey çocuk masumluğunda kalsa.İnadına büyük bir hızla, dünyada dahil hep beraber kirlenerek büyüyoruz... Çocuk masumluğu...Dilimiz yada kulaklarımız o kadar aşinaki bu cümleye,sallayıp geçebiliyoruz bazen.Hangi çocuk çıkarları için mücadele ederki,sevgileri ne kadar karşılık beklemeden gelir; sadece sever...ve ağlar,tertemiz ağlar ve minicik yüreği ne kadar kocamandır aslında...
Mecburen büyüyoruz ve beynimizi o kadar çamurlara yataklık yapacak hele getiriyoruz'ki çocukluğumuzdan eser kalmıyor... Bir gözyaşları kalıyor elimizde masum,onun nedenide insan elinin uzanamadığı tek yerde olmasından sanırım.Ki en büyük değerdir ağlayabilmek varsın o temiz kalsın...
Bir 'erkek' bebek, şimdi annesinin kucağında boncuk boncuk terliyor, vargücüyle emiyor annesinin göğsünü, inanılmaz mutlu,inanlımaz temiz...Emeklemeye başlıyor aylar geciyor oğlan yeni yeni yürümeye başlıyor:
Oğlan düşer... Anne koşar... -Oğlum! uğruna öldüğüm acımadı biryerin değilmi,ben düşüyüm yavrum acıyan benim canım olsun... öper öper öper... Babası gelir hoplatır zıpladır; -Vaaay baban senin pipini yesin. Der ve her yerini öper...
Ve efendim oğlancık büyümüştür böyle, öpüle ,koklana,incitilmeden,kıyamadan.
Şimdi 'O' babasının öptüğü yer varya işte insanların oralarından elektirik veriyor işkence odalarında!!! Hani en mutlu olduğu an vardıya annesini emerken...İşte şimdi o emdiği göğüs uçlarından elektrik veriyor aynı odada!!! Nasılda kıyıyor, kendi kıyılamayanlarına diğer insanlarda...
Bir kız çocuğu oda aynı teri döküyor şimdi annesinin kucağında,oda düşe kalka büyümeye çalışıyor; -Annesi memişlerini yesin amanda aman... Dudaklarını bastırmaya korkuyor annesi, öperken kızının memişlerini. Babası saçlarını kokluyor ve sakallarının batmasından korkuyor öperken...
Ve efendim kızda büyüdü... Şimdi en ucuz otel odalarında 'kıyılamadan' öpülen memişlerinin adı göğüs olmuş ve kirli tırnakların altında can çekişiyordu. Babasının sakalı nede yumuşakmış oysaki... Pamuksu öpüşlerin yerini salyalar almış, sadece yüzünde değil her yerindeydi. İnsandı! bu çoktan unutulmuştu...
Kadın ağladı, biliyordu, hergün farklı bir ten ve hergün aynı bitmez işkence. Pis kadındı artık onun adı ve herkesin aynı gözle baktığı.İnsan olduğunu hatırlayan varmıydı kimbilir...
Demiştimya büyüdükçe kirleniyoruz, kirleterek büyüyoruz el ele kolkola beraber!!! Herkesi bir şekilde bir gelecek bekliyor. Herkes bir şey oluyor; ada ne gerek,kalmıyor çocukluktan eser. Gözyaşı dışında... (Ama yinede hiç sanmıyorum bir işkencecinin gözyaşları olabileceğini...)
Şimdi gülüşlerin bile hakkı verilmiyor.İçimizde saklı kalan çocuk yanımız birden fırlayıveriyor,yada mutluluktan yada başka bir nedenden (ne farkeder) yüzümüze bir gülümseme takılıyor,karşılığında mal muamelesi görüyorsun; -ne salak salak sırıtıyooo buuu???
Yaa işte gülüşün adı sırıtıklık oluyor... Bebekleri güldürmek için abuksubuk hareketler yapan biz değilmiydik... evet burda zorla güldürüp, güldürünce mutlu olmakken öğe büyünce kendiliğinden gülene salak yerine koymak yapmak niye???
Ne acı birşeymiş şu büyümek... Anne karnında acıta acıta büyür bebek ve acıtarak doğar... Ağaç toprağı acıtarak büyür... Ve bitiş...diğer adı ölüm. Giderkende acı çektirmezmiyiz.
Ne demişler ''nefes almak değilmiş yaşamak, ateşlerde yanmak gibi birşey...
Saklıdefter http://dizeler.blogspot.com Şaziye arkadaşıma çok teşekkürler ediyorum saklı kalmış bu yazı için.
Hangimiz çoğu zaman karanlık Dünyamızla baş başa kalmıyoruz’ki,acıların yürek yaktığı anlarda simsiyah geceye boş boş bakmak değilmi yaptığımız sukun duvarlarla etmezmiyiz sessiz kavgamızı. Hayatla gönül küskünlükleriyle geçirmedik’mi ömrümüzü,Hangimiz güzel düşler kurup uçurmadık’ki kuşları gökyüzüne kanatlarına sevgileri,umutları takarak. Ama hayat,yaşanan hayat kaçımıza insaflı davrandı,umutlarımız çalındı ruhumuzdan Düşlerimizin bile kanadını kırdılar,sevgiye yasak vardı sanki bir türlü tutunamıyordu gönüllerimizde. Olmuyordu,bir şeyler yanlış gidiyordu hayatımız’da,ya içimiz başkaydı yada dilimiz,ikisi bir olupta akamıyordu bir gönüle,oysa kendimizi seviyorduk biz, kötü değildik’ki neydi yanlış olan. Yüreğimizden konuşmayı’mı bilmiyorduk, yoksa yüreğimizle dokunmayımı, belki bencillikti bizi tökezleten,belkide penbesine sığındığımız yalanlar. Oysa gerçek olabilsek,samimi,yürekten,yalandan uzak,hiç bir çirkinliği saklamadan, yüreğimizle dokunsak gönüllere,özlemleri hasretleri anlatsak, kıskançlığı abartmasak, doğruları hep ben bilirim sevdasından uzaklaşsak, hangi yürek hayır der bize,hangi gönül açmaz Kapısını,yeter’ki kapıyı çalmasını bilsin yürekler. Toplum olarak acıyı çok seviyoruz,her an akacak sanki kirpiğimizin gölgesine saklı yaşlarımız neden acıları paylaştığımız kadar mutluluklarıda paylaşmayız,bencillik ederek kendimize saklarız bu güzel duyguları. İşte Aşk diye bize sunulan yaşam ,kimimizde kelebek kadar ömrü olur, kimimizde bir ömür can bulur kimimizde ateş olur yanar yürekte,kimimizde ayaz olur eser döşekte...
Sevdalar vardır büyütür, sevdalar vardır sezdirmez çürütür...Buda çürütenlerden biriydi çünkü imkansızın peşinde koşuyordu bulut...Sevdalanmıştı esmer yağız bir delikanlıya, ençok gülüşüne yok yok bakışına aslında çoktu bahanesi işte...
Bulut dile geldi, sabaha doğru serin bir gecede kayarken bir yıldız...
Sen yürüyordun ve ben seni takip ediyordum sessizce. Bir adım attın durdun, bir sigara yaktın tependeydim. Yürüdük yol boyu yanyana değildik sadece,